Evrenin Sırları 12)
Aynı Kaynağın Farklı Yansımaları
İnsanlık tarihine dikkatle bakıldığında tuhaf bir gerçek ortaya çıkar: Birbirinden habersiz insanlar, farklı çağlarda ve farklı coğrafyalarda, aynı soruların etrafında dolaşmıştır.
Bazen bir filozof, başka bir kıtada yaşayan bir düşünürle hiç karşılaşmadan benzer bir sonuca varır. Bazen bir toplum, daha önce duymadığı bir hikâyeyi sanki hatırlıyormuş gibi yeniden üretir.
Sanki düşünceler, bireylerden değil de daha derin bir yerden yükseliyordur.
Bu benzerlik yalnızca düşüncelerde kalmaz. Bazen hikâyeler de aynı biçimde ortaya çıkar.
Zamanın ve coğrafyanın birbirinden tamamen kopuk olduğu yerlerde bile, insanlığın aynı sahneleri yeniden kurduğu görülür.
Sanki farklı eller, aynı rüyayı yeniden çizmektedir.
Bir yerde göğe uzanan bir ağaç belirir. Kökleri yerin en alt katmanlarına kadar inerken, dalları göğün sınırına dayanır. İnsan, onun altında durduğunda, yalnızca bir bitkiye değil, varoluşun katmanlarına bakıyormuş gibi hisseder, hatta öyle kabul eder.
İskandinav mitolojisinde bu Yggdrasil’dir; dokuz dünyayı birbirine bağlayan evren ağacı. Kökleri bilinmeyene iner, dalları tanrıların diyarına ulaşır.
Başka bir yerde yerin katmanları anlatılır. Göğün katları, yerin katları, aralarında dolaşan tanrılar ve ruhlar… Evren, tek parça değil de birbirine bağlanan görünmez odalardan oluşur.
Mezopotamya’da bu, gök ve yerin katmanlı düzenidir. Tanrılar üst katlarda, insanlar orta düzlemde, ölüler ise aşağıdadır. Evren, tek bir düz yüzey değil, üst üste açılmış bir yapı gibi düşünülür.
Uzak bir coğrafyada büyük bir su yükselir. Her şeyi örter, siler, yeniden başlatır. İnsanlık, sanki hafızasını kaybedip yeniden yazılmak zorunda kalır.
Sümer anlatılarında Utnapiştim’in tufanı, Nuh tufanı anlatısı ve daha eski pek çok kültürde benzer bir su motifi tekrar eder. Dünya silinir, insanlık yeniden başlar.
Bir başka anlatıda ise ölüm mutlak bir son değildir. Bir figür geri döner. Karanlığı aşar, sınırın ötesine geçer ve geri getirdiği bilgiyle insanlara yeni bir yön verir.
Yunan mitolojisinde Persephone yer altına iner ve geri döner; mevsimler onun gidiş gelişiyle değişir. Hristiyan anlatısında ölümden dönüş, dönüşümün ve yeni bir anlamın merkezine yerleşir. Aztek mitlerinde bile tanrılar kendilerini feda ederek dünyayı yeniden kurar.
Bu kadar benzerliğin yalnızca tesadüf olması yeterli bir açıklama olması ne kadar olası?
Çünkü mesele yalnızca ortak temalar değildir. Mesele, farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda ortaya çıkan bu anlatıların aynı yapısal iskeleti taşımasıdır. Sanki insan zihni, nerede, ne zaman olursa olsun, belirli kalıplar etrafında düşünmeye zorlanıyordu.
Peki bu benzerlik nereden gelmektedir?
Bir anlatının başka bir anlatıyı etkilemediği, hiçbir temasın olmadığı durumlarda bile aynı sembollerin ortaya çıkması ne anlama gelir?
İnsan zihni gerçekten tamamen bireysel midir? Yoksa daha derin, daha eski ve görünmeyen bir ortak zemine mi bağlıdır?
Bu soruya modern psikoloji içinde en çok yaklaşan isimlerden biri Carl Gustav Jung’dur.
Jung, insan zihninin yalnızca bireysel deneyimlerle şekillendiğini öne sürer. Ona göre insan, kişisel bilinç kadar, insanlığın ortak bilinç katmanına da bağlıdır. Bu katmana “kolektif bilinçdışı” adını verir.
Bu görüşe göre bazı simgeler, semboller ve anlatılar tek bir kültüre ait değildir. Aksine, insan olmanın kendisinden kaynaklanır. “Kahraman”, “anne”, “gölge”, “bilge” gibi arketipler, farklı çağlarda ve farklı toplumlarda yeniden ortaya çıkar çünkü kökenleri birey değil, insanlığın ortak zihinsel yapısıdır.
Bu bakış açısı, mitolojiler arasındaki benzerliği bir tesadüf olmaktan çıkarır. Onu, insan zihninin tekrar eden bir dili haline getirir.
Belki de insanlık hiçbir zaman ayrı olmadı.
Sadece farklı bedenlerde aynı bilincin yankılarıydık. DNA, bu yankının maddi izi; mitolojiler ise onun hatırlama biçimidir.
Bu yüzden farklı çağlarda, farklı coğrafyalarda aynı semboller tekrar tekrar ortaya çıktı.
Aynı sorular yeniden soruldu. Aynı korkular ve aynı anlam arayışı, başka isimler altında yeniden yazıldı.
Ve belki de evren, kendi kendisini unutup yeniden hatırlayan tek bir zihin gibi çalışıyordu.
İnsanlık dediğimiz şey ise, bu hatırlamanın farklı anlarında ortaya çıkan geçici bir çoğulluktur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder