Evrenin Hafızası 19)
Belki de Mitler Mit Değildir
İnsanlık tarihine baktığımızda, binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan çok sayıda hikâye, sembol ve yapı görüyoruz. Bunların ne kadarının gerçek bir olaya ne kadarının zaman içinde değişmiş bir anlatıya dayandığını bugün kesin olarak bilmiyoruz.
Ama bir şey açık: İnsanlar geçmişte büyük felaketlerle karşılaştılar.
Tufanlar, depremler, volkanik patlamalar, iklim değişimleri ve gökyüzünden gelen yıkımlar… Bazı toplumlar yok oldu, bazıları dağıldı, bazıları ise hayatta kaldı.
Hayatta kalanlar yaşamlarını yeniden kurdular. Yaşadıklarını taşlara kazıdılar, sembollere dönüştürdüler, çizdiler, yazdılar ve hikâyeler halinde gelecek kuşaklara aktardılar.
Binlerce yıl sonra biz bu anlatılara baktık ve onlara “mit” dedik.
Bana göre bazı mitler, insanlığın gerçekten yaşadığı olayların zaman içinde değişmiş hafızalarıdır. Bize ulaşanlar olayın kendisi değil, ondan geriye kalan izler olabilir.
Bilmediğimiz ve açıklayamadığımız her şeyi neden “mit”, “efsane” ya da “hikâye” olarak adlandırıyoruz? Veya dini anlatılarda tanrılara bağlıyoruz?
Binlerce yıl önce yaşayan bir insanın gökyüzünde olağanüstü bir olay gördüğünü düşünelim. Bugün bunun bir meteor, kuyruklu yıldız, güneş fırtınası ya da başka bir astronomik olay olup olmadığını araştırabiliriz. O insanın elinde ise böyle kavramlar yoktu.
Gördüğü şeyi “Gökyüzü ateş saçtı” diye anlattı. “Tanrılar öfkelendi” dedi. Yaşadığı büyük yıkımı tufan olarak hatırladı.
Olay kuşaktan kuşağa aktarıldıkça ayrıntılar değişti. Gerçek olay hikâyeye, hikâye efsaneye, efsane de mite dönüştü.
Biz bugün olayın kendisini değil, zaman içinde değişerek bize mit olarak ulaşan son halini görüyoruz.
Atlantis ve Mu anlatılarına baktığımızda karşımıza büyük ve gelişmiş uygarlıkların büyük bir yıkımla ortadan kalktığı hikâyeleri çıkıyor. Bu uygarlıkların gerçekten anlatıldığı biçimde var olduğunu kanıtlayan bir arkeolojik delile sahip değiliz.
Atlantis ve Mu diyoruz. Oysa bu isimlerin kendisi önemli değil.
Dünyanın farklı yerlerinde tekrar tekrar benzer bir hikâyeyle karşılaşıyoruz: Büyük bir uygarlık, büyük bir felaket, hayatta kalanlar ve yeniden kurulmak zorunda kalan bir hayat.
Bu anlatılarda büyük ve gelişmiş medeniyetlerin büyük felaketlere hazırlıksız yakalandığı görülüyor. Hayatta kalanlar ise sil baştan yapmak zorunda kalıyor; yaşamlarını yeniden kurarken yaşadıkları tecrübeyi de yanlarında taşıyorlardı.
Göbeklitepe ve Karahantepe gibi çok eski yerleşimler, binlerce yıl önce yaşamış insanların düşündüğümüzden çok daha karmaşık toplumsal yapılar kurabildiğini gösteriyor. Ancak onların nasıl bir dünyada yaşadıklarını, hangi felaketlerle karşılaştıklarını ve hangi bilgileri kuşaktan kuşağa aktardıklarını tam olarak bilmiyoruz.
Bildiğimiz tek şey, aradan binlerce yıl geçtiği. Hatta milyonlarca da diyebiliriz.
Derken Anadolu’nun başka bir yerinde, çok daha sonraki dönemlerde, yerin altında karmaşık yaşam alanları ortaya çıktı.
Derinkuyu.
Burada insanlar yalnızca birkaç saat saklanabilecekleri bir kovuk açmamışlardı. Odalar, geçitler, havalandırma düzenleri, su kaynakları ve yaşamı sürdürebilmeye yönelik pek çok unsurdan oluşan büyük bir yeraltı sistemi meydana getirmişlerdi. Yeryüzünde kurduklarını yer altına taşımışlardı.
Derinkuyu’nun hangi dönemlerde, kimler tarafından ve hangi ihtiyaçlarla kullanıldığını açıklayan güçlü ama ana akım tarihsel görüşler var. Ancak bu açıklamalar, yapının neden böylesine kapsamlı bir yeraltı dünyasına dönüştürüldüğü konusunda bütün soruları karşılamıyor.
İnsanlar neden yeryüzünde yaşamaya devam ederken yerin altında böylesine kapsamlı bir dünya kurma ihtiyacı hissetti?
Bugün de insanlar yeryüzünde yaşamaya devam ediyor. Evlerimizi, şehirlerimizi, işyerlerimizi yeryüzünde kuruyoruz. Ama savaş tehlikesi olduğunda sirenler çalıyor ve insanlar yeraltındaki sığınaklara iniyor.
Peki birkaç saatlik bir saldırıya karşı hazırlanmış bir sığınak, çok daha büyük ve uzun süreli bir felaket karşısında ne kadar yeterli olabilir?
İnsanlığın karşılaşabileceği daha geniş tehditleri de önceden değerlendirmek gerekiyor.
Çünkü biz hâlâ yeryüzünde yaşıyoruz ama aynı zamanda evreni araştırıyor, Mars’a gitmeyi, başka gezegenlerde yaşam aramayı ve uzayın derinliklerini anlamayı konuşuyoruz. Buna rağmen kendi gezegenimizin ve içinde bulunduğu kozmik ortamın bize yöneltebileceği bütün riskleri henüz bildiğimizi söyleyemeyiz.
Güneş’te meydana gelebilecek büyük bir olaydan uzun süreli iklim değişimlerine, büyük göktaşlarından bugün henüz öngöremediğimiz başka kozmik veya jeolojik tehditlere kadar pek çok olasılık var. Uzaya uzanmadan önce yeryüzünde daha uzun süre hayatta kalabilmenin yollarını da düşünmek gerekir.
Bugün tek tek insanların kendi imkânlarıyla yeraltında güvenli alanlar oluşturması yerine, toplumların ortak kullanabileceği; suyu, enerjisi, havalandırması ve uzun süreli yaşam koşulları planlanmış yeraltı yerleşimleri düşünülebilir.
Derinkuyu’nun aynısını yapmak değil elbette. Onun bize gösterdiği düşünceyi, bugünün teknolojisiyle yeniden ele almak.
Madem insanlık geçmişte büyük felaketler yaşadı, bundan çıkarılabilecek önemli derslerden biri şudur:
Felaketi beklemek yerine, o gün geldiğinde büyük bir çoğunluğun hayatta kalma ihtimalini önceden düşünmek.
Giderek fazlalaşan savaş sirenleri çalmadığında da yeraltında güvenli şehirlerin var olması gerekir.
Geçmişte insanlar büyük felaketlerden kurtulmak için bir araya gelmiş olabilirler. Yerleşimler kurdular, kaynaklarını paylaştılar, birbirlerini korudular ve yaşamlarını yeniden inşa ettiler.
Bugün ise insanlık, henüz gerçekleşmemiş felaketlere karşı birlikte hazırlanmak yerine bölge bölge kendi felaketlerini yaratabiliyor.
Elimizde geçmişte yaşayan insanların sahip olmadığı kadar büyük bir bilgi birikimi, teknoloji ve iletişim imkânı var. Dünyanın herhangi bir yerindeki felaketi dakikalar içinde öğrenebiliyor, uzayın derinliklerini gözlemleyebiliyor, başka gezegenlere araç gönderebiliyor ve dünyanın dört bir yanındaki insanlarla iletişim kurabiliyoruz. Ama bütün bunlara rağmen hâlâ birbirimizle savaşıyoruz, savaştırılıyoruz.
Oysa bazı tehditler sınır tanımıyor.
Bir göktaşı hangi ülkenin üzerinde duracağını seçmiyor. Güneş’te meydana gelen büyük bir patlama hangi millete ait olduğunu sormuyor. İklim değişimleri pasaport kontrolünden geçmiyor. Büyük bir deprem, insanın hangi dili konuştuğuna, ne kadar toprağı ve parası olduğuna bakmıyor.
İnsanlığın çözmesi gereken sorunlardan biri, aynı gezegeni paylaşan insanların felaket gelmeden önce birlikte hareket edebilmesidir. Üstelik bu felaketlerin bir kısmını artık kendimiz de yaratıyoruz.
Geçmişte ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bildiklerimize de mit deyip geçiyoruz. Ama geride bıraktıkları hikâyeleri, sembolleri ve yapıları görüyoruz.
Atlantis ve Mu anlatıları, tufan hikâyeleri ve gökyüzüne ilişkin eski anlatılar bize doğrudan cevap vermiyor. Fakat hepsinde ortak bir şey dikkat çekiyor:
İnsanlar büyük felaketlerin ardından yeniden bir araya gelmiş, birlikte yaşamayı ve hayatı yeniden kurmayı başarmışlar.
Bugün ise aynı şeyi başarmakta zorlanıyoruz. Daha büyük felaketler gelmeden birbirimizle kavga ediyoruz.
Bir daha göksel bir felaket yaşanırsa yine hazırlıksız yakalanmış, yine geç mi kalmış olacağız?
Geçmişten bize kalan hikâyeleri okumaya çalışıyoruz ama onların bize verdiği mesajı anlamamakta ısrar ediyoruz.

