EVRENİN SIRLARI 13)
İnsan: Doğanın Hatası mı, En Büyük Başarısı mı?
Bir kurt kadar hızlı değiliz. Bir ayı kadar güçlü değiliz. Bir kartal kadar uzağı göremiyoruz. Bir köpek kadar iyi koku alamıyor, bir fok gibi saatlerce su altında kalamıyor, bir çita gibi koşamıyoruz.
Üstelik hayatta kalabilmek için sürekli yardımcı araçlara ihtiyaç duyuyoruz.
Kışın kalın giysiler olmadan yaşam mücadelesi vermekte zorlanıyoruz. Yazın güneşten korunmak için çeşitli önlemler almak zorundayız. Denizlerin derinliklerine inmek istediğimizde tüpler, özel kıyafetler ve denizaltılar kullanıyoruz. Gökyüzünde uçabilmek için uçaklar, uzaya çıkabilmek için roketler inşa ediyoruz.
Hatta çoğu zaman yalnızca yemek yemek de yetmiyor. İlaçlar, vitaminler, aşılar ve modern tıp desteği olmadan yaşam kalitemiz ve ortalama ömrümüz ciddi şekilde düşebiliyor.
Doğadaki birçok canlı, milyonlarca yıldır sahip olduğu fiziksel özelliklerle yaşamını sürdürebilirken insan neredeyse doğduğu andan itibaren korumaya, öğrenmeye ve desteğe ihtiyaç duyar.
Buna rağmen bugün gezegenin en baskın türü biziz.
Peki nasıl?
İnsan bedenine baktığımızda sıradan hatta bazı yönlerden zayıf ve kusurlu bir canlı görüyoruz. Ancak insan zihnine baktığımızda bambaşka bir tablo ortaya çıkıyor.
Bedenimiz ve zihnimiz neden aynı hızda mı evrimleşmedi?
Yeryüzündeki Garip Tür
Doğa milyonlarca yıl boyunca birbirinden etkileyici canlılar üretti. Kartallar olağanüstü görüş yeteneğine sahipti. Köpekler kilometrelerce öteden kokuları takip edebiliyordu. Kutup ayıları ölümcül soğuklara dayanabiliyor, balinalar okyanusların derinliklerinde yaşayabiliyordu.
İnsan türü ise bunlara çok yabancı ve uzaktı.
Ancak insanın farklı bir yeteneği vardı.
Düşünebiliyordu. Hayal kurabiliyordu .Bilgisini sonraki nesillere aktarabiliyordu.İş birliği yapabiliyor ve hiç tanımadığı insanlarla ortak hedefler doğrultusunda hareket edebiliyordu.
Belki de insanın gerçek gücü kaslarında değil, kafatasının içinde taşıdığı yaklaşık bir buçuk kilogramlık organdaydı. Ki bu da başka bir soruyu ortaya çıkarıyor;
Bu sıra dışı zihinsel kapasite nasıl ortaya çıktı?
Atalarımız Kimdi?
Bilim insanlarına göre modern insan, yani Homo sapiens, yaklaşık 300 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıktı. Bizden önce de farklı insan türleri vardı
Homo habilis. Homo erectus. Neandertaller. Denisovalılar.
Bir zamanlar Dünya üzerinde yalnız değildik. Ancak bugün geriye yalnızca biz kaldık.
Fosiller ve genetik araştırmalar, insanın uzun bir evrimsel sürecin sonucu olduğunu gösteriyor. Milyonlarca yıl boyunca küçük değişimler birikmiş, sonunda bugün bildiğimiz insan ortaya çıkmıştı.
Ancak hikâye burada bitiyor mu?
300 Bin Yıllık İnsan, 10 Bin Yıllık Medeniyet
Bilim insanları Homo sapiens'in yaklaşık 300 bin yıldır Dünya üzerinde yaşadığını söylüyor. Bir an durup bu sayının büyüklüğünü düşünelim.
Üç yüz bin yıl.
Peki bu sürenin ne kadarında bu günkü şehirler vardı? Yaklaşık 5 ila 10 bin yıl.
Yazı? Yaklaşık 5 bin yıl.
Bilimsel devrim? 500 yıl.
Sanayi devrimi? 250 yıl.
Bilgisayar çağı? Yaklaşık 70 yıl. İnternet? 40 yıl.
Yani insanlık tarihinin çok büyük bölümü avcı-toplayıcı topluluklar halinde geçti.
Şimdi soru şu:
Eğer bugünkü beyin yapımıza sahip insan yaklaşık 300 bin yıldır var ise, neden medeniyet yalnızca son birkaç bin yılda ortaya çıktı?
300 bin yıl boyunca ne bekliyorduk?
Neden ilk 290 bin yıl boyunca büyük şehirler kurmadık?
Neden ilk 290 bin yıl boyunca yazı geliştirmedik?
Neden ilk 290 bin yıl boyunca matematik, astronomi ve mühendislikte büyük sıçramalar yaşanmadı?
Sorunun daha rahatsız edici hali ise şu:
Eğer beynimiz bugün sahip olduğumuz kapasiteye çok yakın bir kapasitedeyse, neden bu kapasite yüz binlerce yıl boyunca görünürde kullanılmadı?
Bir kıvılcım mı eksikti? Bir bilgi mi? Bir çevresel değişim mi? Yoksa henüz anlayamadığımız, kanıtlayamadığımız başka bir etken mi?
İnsanlık tarihine baktığımızda uzun ve sessiz bir gece görüyoruz.
Ardından ateşler yanıyor. Köyler ortaya çıkıyor. Tarım başlıyor. Şehirler yükseliyor. Yazı icat ediliyor.
Ve birkaç bin yıl içinde insan, doğanın bir parçası olmaktan çıkıp doğayı değiştiren bir güce dönüşüyor. Belki bütün cevap evrimdedir. Belki kültürel birikim sonunda kritik eşiği aşmıştır. Belki iklim değişiklikleri insanları yerleşik yaşama yönlendirmiştir. Ya da belki henüz eksik parçaları tamamlayamadığımız çok daha büyük bir hikâyenin içindeyiz.
Hikaye Eksik Anlatılıyor olabilir mi?
İnsanlığın kökeni üzerine konuşulduğunda genellikle iki uç görüş karşımıza çıkar.
Bir tarafta yalnızca evrimi yeterli görenler vardır. Diğer tarafta ise insanlığın gelişiminde dışarıdan bir müdahale olduğunu düşünenler.
İkinci görüşün en çok dayandığı kaynaklardan biri Sümer metinleridir.
Yaklaşık 5 bin yıl önce kil tabletlere yazılan bu metinlerde, göklerden gelen varlıklardan söz edilir. Sümerler onlara Anunnaki adını vermiştir.
Bu anlatılara göre tanrılar insanları yaratmış, onlara bilgi vermiş ve uygarlığın temellerini öğretmiştir.
Elbette tarihçiler ve arkeologlar bu metinleri çoğunlukla mitolojik anlatılar olarak değerlendirir.
Ancak soru ortada durmaya devam etmektedir:
Neden dünyanın birbirinden habersiz birçok eski uygarlığında gökten gelen öğreticiler, tanrılar veya bilgelerden söz edilir?
Neden Mezopotamya'da, Mısır'da, Orta Amerika'da ve dünyanın başka bölgelerinde benzer hikâyeler karşımıza çıkar?
Bu yalnızca insan hayal gücünün ortak ürünü müdür?
Yoksa geçmişte yaşanan ve zamanla efsaneye dönüşen gerçek olayların silik hatıraları mı?
Kesin olarak bilmiyoruz.
Ama insanlık tarihinin büyük bölümünü düşündüğümüzde başka bir soru daha ortaya çıkıyor.
Eğer atalarımız yüz binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı yaşam sürdüyse, neden medeniyetlerin doğuşu birbirine yakın dönemlerde gerçekleşti?
Neden tarım, şehirleşme, astronomi ve yazı birden fazla bölgede nispeten kısa sayılabilecek bir zaman aralığında ortaya çıktı?
Bu gelişmeler tamamen bağımsız süreçlerin sonucu olabilir elbet.
Ancak bazı araştırmacılar bunun insanlık tarihindeki daha büyük bir dönüşümün işareti olduğunu savunur.
Belki de insanlığın geçmişinde henüz tam olarak çözemediğimiz kayıp sayfalar vardır.
Göbeklitepe ve Rahatsız Edici Sorular
Uzun yıllar boyunca insanlık tarihine ilişkin kabul gören görüş oldukça basitti.
Önce tarım geldi.
Sonra yerleşik yaşam başladı.
Ardından şehirler, tapınaklar ve medeniyet ortaya çıktı.
Fakat 1990'lı yıllarda Güneydoğu Anadolu'da yapılan kazılar bu sıralamayı tartışmaya açtı.
Göbeklitepe yaklaşık 12 bin yıllık bir yapıydı.
Yani Stonehenge'den binlerce yıl daha eskiydi. Mısır piramitlerinden de çok daha eskiydi.
Daha da ilginci, bu yapıyı inşa eden insanların henüz tam anlamıyla yerleşik çiftçiler olmadığı düşünülüyordu. Ki bu durum yeni sorular doğurdu.
İnsanlar önce tarım yaptığı için mi tapınaklar inşa etti?
Yoksa ortak bir inanç sistemi etrafında toplandıkları için mi tarıma geçtiler?
Başka bir ifadeyle, medeniyeti doğuran şey ekmek mi, fikir miydi?
Göbeklitepe'nin ortaya çıkardığı en önemli gerçeklerden biri şudur:
İnsanlığın geçmişi hakkında bildiğimizi düşündüğümüz birçok şey yeniden yazılabilir.
Ve eğer bazı sayfalar yeniden yazılabiliyorsa, belki de hâlâ okumadığımız sayfalar da vardır.
Belki de Asıl Soru Başka
Belki de yanlış soruyu soruyoruz.
Belki mesele yalnızca "Bizi kim yarattı?" sorusu değildir.
Belki asıl soru şudur:
Neden evren, kendi varlığını sorgulayabilen bir canlı ortaya çıkardı?
Bugün insanlar okyanusların dibine iniyor, uzaya araç gönderiyor, atomun içini inceliyor ve milyarlarca yıl öncesinin izlerini araştırıyor.
Bütün bunları yapan canlı ise hâlâ kışın üşüyen, hastalanan, korunmaya ihtiyaç duyan ve doğduğunda yıllarca tek başına hayatta kalamayan aynı canlı.
İnsan ne doğanın en güçlü eseridir ne de en dayanıklı olanı.
Ama belki de en tuhaf olanıdır.
Çünkü diğer canlılar hayatta kalmak için yaşarlar.
İnsan ise yaşarken, neden ve nasıl var olduğunu da sorgular.
Bence bizi gerçekten farklı kılan şey budur.